ve sonra bir cumartesi sabahı başlar böyle
sadece bu müzikle
aslında bugünün rengi sarıydı, güneşli, parlak
tam bir sarı!
sırf yalnızlıktan kahvaltı yapmıyorum son zamanlarda
geçiştiriyorum sürekli
şöyle karşılıklı ister sevgili ister dost ile bir kahvaltı
kimi zaman sırf bir kahvaltı bile yetiyor hayatı anlamaya, anlamdırmaya
bir çay, simit ve peynirle
bazen bütün gün yalnızca bir müzik geçer içinizden böyle zamanlarda uzar zaman, uzar, sündükçe süner... içinizdeki tıkanma yeniden büyür, ağlayamamakla bağırmak arası gidip gelir birşeyler gidip gelir, gidip gelir, gidip de gelmediği pek görülmemiştir... aralıkları uzatır, keyfine göre kısaltır, ne zaman isterse gelir istediği bir yere oturur...
ocaktaki çay gibi, kaynar kaynar... durmadan kaynar...
yok olmasını isteyip var olmasını istediğiniz şeyler hiç bir zaman yer değiştirmez mi?
demeyin karabataklar zaten siyah olur diye...
beyazdım ben, valla.
ne denizlere, sulara daldım çıktım.
indim derinlere tüm renkleri gördüm sırayla
en sonunda büyüdüm ve siyaha döndüm.
Yaşamın daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu araken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini?
Tezer Özlü
birinci çoğul kişilerim
elimdekiler
tehlikeli oyunlar
her anı ölüdür,
şimdi sen de bir anısın. sen de ölüsün. her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. o caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve her şeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere. ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere. bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgârları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgâra, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor. başka hiçbir şey. t.ö.
taze bitmiş
tezer özlü/yaşamın ucuna yolculuk
bu havada gidilmez diyenlere...!
hiç bir havayı kabul etmez gitmeler... gitmeler de hiç bir bahaneyi... giden gider kalan kalır
biten
biter
karabatak
iletişmek isteyen için
kalemkedisi@gmail.com
insanlar büyür.. rüyaları küçülür.. sen orada arada bir yerde o rüyada kalıverirsin.. o kapıdan hiç geçemezsin...
"kör bir düşe çiçek dürbününden bakabilmekmiş hayat..." böyle demişim bir vakit, şimdi o dürbünü koyduğum yeri bulmanın peşindeyim...
karabatak
"dünyada hoş şeyler de var. hakkaten hoş şeyler yani. hepsini birden ıskalayacak kadar da salağız biz. olup biten her şeyi hemen o sefil küçük egolarımıza gönderiyoruz." -franny ve zooey-
En çok devrik cümlelerimi sevdim hayatın
karabatak
Eskiler alıyorum / Alıp yıldız yapıyorum / Musiki ruhun gıdasıdır / Musikiye bayılıyorum